Depresyon Nedir? Nasıl Depresyon Olunur?Neden Depresyondayız?

Depresyon Nedir? Nasıl Depresyon Olunur?Neden Depresyondayız?

Son dönem klinik araştırma verileri, toplumdaki genç nüfusun en az %50’sinin müdahale edilmesi gereken bir psikolojik hastalığa sahip olduğunu gösteriyor. Artık çoğu öğrenci için insanlar tarafından normal karşılanmaya başlanan; dikkat dağınıklığı, öfke, depresyon, duygudurum bozuklukları veya bu çeşit psikopatolojiler için aslında çok büyük hastalıkların habercisi diyebiliriz.
Günümüz psikolojik sorunlarının çoğunun stres kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Stres, sanıldığının aksine psikolojik olduğu kadar fizyolojik yönü de ağır basan bir olaydır. Stres ile başa çıkmak için vücudumuz Adrenal Korteks’te yoğun Kortizol Hormonu üretimine girişmektedir. Fazla kortizol üretiminin ise etkilerinin başında; yüksek tansiyon, şişmanlama, cinsel güçsüzlük ve yüksek protein kaybına bağlı metabolik sorunlar gelir. Özellikle yoğun protein kaybı da ölüme kadar gidebilen çok ciddi hastalıkların habercisi olabilir.
Martin Seligman, Seligman Kriterleri hakkında; “Psikopatolojiler öğrenilmiş çaresizliklerdir” der. Teorisini ispat etmek için ise bir deney yapar. Bir miktar köpeği “kaçış” ve “kölelik” olarak 2 gruba ayırır. Her iki gruptaki köpeklere de belli bir süre boyunca elektrik şoku verecektir. Her iki grubun olduğu bölüme de birer tane buton koyar. Kaçış grubunda olan köpekler bu butona bastıklarında elektrik akımı kesilmektedir. Ancak kölelik grubunda olan köpekler butona ne kadar basarlarsa bassınlar elektrik akımı devam etmektedir. Deney bir süre uygulandıktan sonra tüm köpekler bir alanda toplanır.

Köpeklerin çitten atlayarak karşıya geçmeleri istenir. Bunun için gene elektrik şoku kullanılır. Gözlem yapıldığında “kaçış” grubunda olan köpeklerin hepsi çitten atlayıp elektrik akımından kurtulurken, “kölelik” grubunda olan köpeklerin çoğu çitten atlamayı bile denememiştir. İşte Seligman’ın teorisini oluştururken kullandığı başlıca kaynak da budur. Seligman, psikolojik bozuklukların aslında daha önceki deneyimlerimizdeki başarısızlıklarımız yüzünden şartlanmamıza bağlar. Zira bugün tıpta “yoğun kaygı” hastalığı olan “Anksiyate”nin de temel nedeni budur. Basit bir örnekle pekiştirmek gerekirse, sınavdan kalma korkusu yaşayan bir öğrencinin korkusunun en büyük nedeni önceki kötü tecrübeleridir.
Freud ise psikolojik bozuklukları bambaşka kriterlere bağlar. Freud’a göre insan benliği 3 katmandan oluşur. Bunlar; “Süper-ego”, “Ego” ve “İd”(bilinçaltı)’dır. Bilinçaltımızda yani “İd”imizde bulunan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar gün yüzüne çıkmaya çalışmaktadır. “Süper ego” ise toplumun bize koyduğu kurallardır. Bu kurallar yasal, dinsel veya herhangi kabul ettiğimiz bir biçimde olabilir. “Süper Ego” ile “İd” çatışmasından ise “Ego” yani benliğimiz doğar. Kolaylaştırmak adına şu şekilde bir örnek verilebilir. Biliçaltımızda örnek olarak saldırganlık, mücadele içgüdüsü yatar. Bu “İd”imizde saklanmış, doğuştan gelen insani bir fonksiyonumuzdur. Ancak “Süper Ego” yani toplumsal kurallar veya yasalar buna sınırlama getirir. “İnsan öldüremezsin, sana ceza veririm” veya “İnsanlara saldırırsan bunun cezasını çekersin” der. Bu aşamada içgüdümüz ile toplumsal “Süper Ego” çatışır. Bu çatışmayı tamamiyle içgüdümüz kazanırsa bir seri katile dönüşmemiz olasıdır. Çünkü toplumdaki şiddeti baskılayıcı unsurlar bizi vazgeçirmemektedir.

Ve “Ego”muz yani karakterimiz bir seri katile dönüşür. Çünkü çatışmayı içgüdü kazanmıştır. Bu aşamada artık biz klinik düzeyde psikoloji hastası bir bireyizdir. Başka bir ihtimal olarak çatışma mutual yaşama dönüşebilir. Örnek olarak adam öldürmeyiz ancak içimizdeki şiddet eğilimini baskılamak için poligonlarda atış yapabilir veya profesyonel boksör olabiliriz. Bu durumda ise karakterimiz normal ve sağlıklı oluşur. Ve son ihtimal olarak da çatışmayı “Süper Ego” kazanır. İşte Freud’a göre psikolojik patolojilerin en büyük kısmını bu grup oluşturmaktadır. Çatışmayı kaybeden içgüdü kendini baskılamak zorunda kalır, kabuğuna çekilir, istekler tatmin edilemez. Bu ise yavaş yavaş mental sağlığımızı kemirmeye başlamıştır bile.
Peki bu sorunlar en fazla ne kadar kötüleşebilir ve zararları neler olacaktır?
Öncelikle klinik psikolojik hastalıkların neredeyse hiçbirinin tedavisinin olmadığını bilmek olayın korkunçluğunu bizlere gösterecektir. Evet, bipolar hastası bir insan ilaç kullanarak iyi hissedebilir ancak ömrü boyunca o ilaçları kullanmak zorundadır, hiçbir zaman iyileşemez. Bizlere “uzak” gibi görünse de yalnızca bir tık uzağımızda olan hastalıklardır aslında bunlar. En yakın arkadaşıma önce “bipolar bozukluk”, 6 ay sonra ise “şizofreni” teşhisi konulduğunda olayın ciddiyetini fark ettiğime inanıyorum. Belki kendi hastalığımızın bile farkında değilizdir?

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
hafta hafta gebelik Mezoterapi Ankara